24 Kasım Öğretmenler Günü
Atatürk’ün, “Millet Mektepleri Başöğretmenliği”ni kabul ediş tarihi olan 24 Kasım, 1980 yılından beri ülkemizde “Öğretmenler Günü” olarak kutlanmaktadır.
Öğretmen; öğreten, insanları öğrettiği ile eğiten sanatkâr demektir. Ya da öğretmene insanlığın mimarı da diyebiliriz. Bugün, insanlığın eriştiği medeni seviye, insanların başını döndürüyorsa, bu hızlı gelişme bizi hayrete düşürüyorsa; gönül rahatlığı ile bu medeni inkişafın mimarı öğretmenlerdir, diyebiliriz.
Öğretmenin vazifesi sadece öğretmek değildir. Çünkü bilgi kişide davranışa dönüşmüyorsa, kişi öğrendiği bilgiden hayatta istifade etmiyorsa ya da edemiyorsa bu boşu boşuna bilgi hamalı olmak demektir.
İlim, ilim bilmektir,
İlim, kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsin,
Ya nice okumaktır.
Diyerek bilginin ham madde olduğunu, bu ham maddenin mamul hale gelmesi için davranışa dönüşmesi gerektiğini söylüyor. O halde, insanın maksadı eğitilmek olmalıdır, bilgilenmek değil.
Peki, bilgi nedir? Bilgi de bizi maksada götüren vasıtadır. Yani insanlığın hastalığı cehalettir. Bilgi, bu cehalet hastalığının tek ilacıdır. Bu ilacı kullanan hasta sıhhat bulmuş, yani eğitilmiş olur. Eğitilmiş bir insan da hayatı kolay yaşanılır hale getirmiş demektir.
Eğitilmek, insan hayatında, o kadar büyük bir öneme haizdir ki, Allah’ın kullarına verdiği ilk emir bile, kullarının eğitimi ile ilgilidir. Bundan dolayıdır ki, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim “Oku...” emri ile başlar. Bu emirdeki ”Oku!” ifadesi sadece “yazılı olanı seslendirmek” anlamına gelmez; aynı zamanda, “görmek, anlamak, idrak etmek, tefekkür etmek …” gibi anlamlar da taşır. İşte bu emrin bu geniş anlamı, insanların yaşarken olup bitenlerden vazife çıkarmaları ve bir sonuca varmaları ile ilgilidir. Tabii bu da geniş anlamıyla eğitilmek demektir.
Atatürk; “Muallimler, ordularımızın kazanacağı zafer, sizin ordularınız için sadece zemin hazırladı. Hakiki zaferi siz kazanacak ve devam ettireceksiniz ve muhakkak muvaffak olacaksınız…” diyerek, yedi düveli dize getirdiği ve Türk milletinin tarihini, mukadderatını adeta yeniden yazdığı İstiklal Harbinde kazanılan zaferini bile öğretmenlerin kazanacağı “eğitim zaferi” kadar önemli görmemiştir.
Milletlerin, eğitim alanında başarılı olabilmeleri, şu iki şartın yerine getirilmesi ile mümkündür. İlk olarak yapılması gereken, cemiyetin uzak gelecekteki ihtiyaçları tespit edilerek, bu ihtiyaçlara cevap verecek eğitim programları hazırlanmalı ve bu programların uygulanmasında istikrarlı olunmalı. Yani, aklına esen, aklına estiği zaman, aklına estiği gibi eğitim programları ile oynamamalı, oynayamamalı. İkinci olarak yapılması gereken, işin öğretmen boyutu ile ilgilidir. Eğitimde başarılı olmak, eğitim neferleri olan öğretmenlerin nicelik ve nitelikleri ile de doğru orantılıdır. Bugün dünyaya baktığımız zaman, kalkınma işini kökünden halletmiş ülkeler, öğretmenin cemiyet indindeki değerini yükselterek, eğitim meselesini halletmiş ülkelerdir. Eğitim meselesini halletmeden diğer içtimai meselelerin halledilmesi mümkün değildir. Yani kalkınmak isteyen bir ülke, ilk hamleyi eğitim alanında yapmak mecburiyetindedir. Bu hamlede ancak vasıflı öğretmen yetiştirerek ve öğretmenin refah seviyesini yükselterek mümkündür.
Üzülerek söylüyorum; bugün ülkemizde öğretmenlerin sosyal statüsü her geçen gün seviye kaybetmektedir. Ülkemizi Batılı ülkelerle kıyasladığımız zaman, öğretmelerin özlük hakları bakımından Batılı ülkelerin öğretmenlerinden çok geri kaldığını görüyoruz.
Yine bir 24 Kasım geldi. Dün olduğu gibi bugün de siyasilerimiz ya yine yerine getiremeyecekleri birçok vaatte bulunacaklar ya da içi boş süslü laflarla öğretmenin gönlünü almaya çalışacaklar. Ama ben biliyorum ki, Türk öğretmeninin karnı artık bu tür laflara tok. Bu vaatlere inanmayacak, süslü laflar onu kandıramayacak. Bu yüzden bu 24 Kasım’da da Türk öğretmeni melül mahzun kalacak, kendi gününde sevinemeyecek. Onu yalnız, öğrencilerinin “Öğretmenim, gününüz kutlu olsun.” tebriki hoşnut edebilecektir.
Ne mutlu, öğretmenliğin, gururunu, şerefini duyabilen öğretmene!...
Ne mutlu öğretmenlerine sahip çıkıp onlara gereken değeri veren milletlere!...
Yazımı da bir öğretmen olarak, öğretmenlere ithaf ettiğim bir şiirimle bitirirken meslektaşlarımın gününü tebrik ediyor, ilim irfan ordumuzun ahirete irtihal eden mensuplarını da rahmet ve minnet duygularımla anıyorum.
ÖĞRETMENLERİME...
Gönlü insanlık sevgisiyle dolup taşan,
Coştukça seven, sevdikçe coşan.
Neslimizin geleceği ellerinde şekillenen.
Mesleğini seven, mes’uliyetini bilen.
Cehaletin kökünü kurutan,
İrfan meş’alesini hep elinde tutan,
Eli öpülesi, başımızın tacı,
Bilgisizliğin tek ilacı.
Dürüstlük kalesinin burcu,
Cemiyet binasının sevgi harcı.
Güneş gibi aydınlatan, mum gibi eriyen,
Arkasında insanlık, hep ileriye yürüyen.
Gönlü sevgi ummanı, azmi kılıçtan keskin,
Sen şanlı bir mazi, pürü-nur geleceksin.
Tarlası gönüller, tohumu bilgi,
Sabanı kalem, hasadı sevgi.
HÜRMET SANA YARAŞIR, SEVGİ SENİN HAKKIN,
GÖNLÜMÜZ SENİNLE BİR, SANA SENDEN YAKIN...
NOT: Öğretmenler günümü mesaj göndererek kutlayan bütün öğrencilerime ve meslektaşlarıma bilvesile teşekkür ederim.
Cahit CAN
Atatürk'ü Anarken
Bugün eşsiz kumandan, Türkiye Cumhuriyeti’nin mimarı, büyük Türk Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 70. yıldönümü.
O, Türkiye Cumhuriyeti gibi büyük bir şaheseri, kendisinden sonra gelen nesillere emanet ederek ebedî âleme göçüp gitti. Giderken gözü açık mı gitti; bilmiyorum. Bugünümüze bakıp da onun emanetine, emanetinin kadrini takdir ederek baktığımızı da söyleyemem. Her geçen gün millet olarak ona olan ihtiyacımız artıyor. Her geçen gün onu daha iyi anlamaya, onun işaret ettiği hedeflere daha hızlı koşmaya mecburken; heyhat!..
Türk insanının gönlünde ebedî olarak yaşayacak olan Atatürk’ü aramızdan bedenen ayrılışının 70. yıldönümünde her defasında olduğu gibi bu defa da rahmet ve minnet duygularımla anarken yeni bir yazı yazmak yerine Eflatun Cem Güney’in “Ağıt” isimli yazısını sizlerin paylaşımına sunmayı daha bir münasip gördüm.
10 KASIM ATATÜRK’E AĞIT
Dilim varmıyor, diyemiyorum. O gün bir yiğit öldü, dediler; ölümleri yenen yiğit, ölmezliğe eren yiğit… Nasıl oldu ölümün eli dokunabildi ona; duydum, işittim, inanamadım…
19 Mayıs’a sordum, 23 Nisan’a sordum, 30 Ağustos’a sordum, 29 Ekim’e sordum, tarihin gözleri yaşardı; ağladım, ah ettim, inanamadım…
Sakarya’ya sordum, Kocatepe’ye sordum, Dumlupınar’a sordum, Anayurdun kalbi kanadı. Kalbimden vuruldum, inanamadım.
Geçen yolculara sordum, esen yolculara sordum, güllere, bülbüllere sordum, “yok!” diye boynunu büktü her duyan; bir cihan yıkıldı sandım; yandım, yıkıldım, inanamadım… Nasıl inanabilirim; dağınık ruhlardan millî birlik yaratan, yarattığı birlikten doğan Atatürk ölür mü hiç? Söyle nerdesin, nerdesin, nerde mucizeler yaratan sesin?
Nasıl inanabilirim; bizi millet bütünlüğüne, yurt bütünlüğüne kavuşturan, bizi hayata, hürriyete eriştiren en büyük Türk ölür mü hiç? Söyle nerdesin, nerdesin, nerde inkılâplar yaratan sesin?
Nasıl inanabilirim. Yurdumuzun kurtarıcısı, devletimizin kurucusu, inkılâpların yaratıcısı eşsiz kahraman Atatürk ölür mü hiç? Söyle nerdesin, nerdesin, nerde tarihler yaratan sesin?
Baharlar seni özlüyor vay!... Bahar yüzlü çocuklar seni gözlüyor vay!.. sulara eğilen söğütler seni düşünüyor vay!... söğütlere yaslanan çobanlar sana yanıyor vay!.. Bütün yurt, bütün dünya seni anıyor vay!.. Söyle nerdesin, nerdesin, nerde dünyalar yaratan sesin?
Oy, açmasın güller, açmasın; yasımız var bizim. Ötmesin kuşlar, ötmesin, acımız var bizim… Esmesin rüzgâr, esmesin, yolcumuz var bizim.
Yok! Ne yol, ne yolculuk!.. Sen gitmedin, gitmedin, sen bizdesin, bizim içimizdesin Atam; ne yana baksak sen, seni canımızda can gibi; kanımızda kan gibi taşıyoruz, taşıyacağız; yarattığın her eseri bir armağan, bağlılığı da en ulvî bir liman bilerek yaşıyoruz, yaşayacağız.
İşte bu inançladır ki açtığın medeniyet yolunda gönül ve ülkü birliğiyle yürüyoruz. Çetin yollar, ayaklarımızın altında çürüyüp dökülüyor, bir gün olup tüketeceğiz ve yeryüzünün en ileri milletlerinden biri biz olacağız. Bunu duy ve rahat uyu! Bir zamanlar biz uyuyorduk, başımızı sen beklemiştin. Bu gün de sen uyuyorsun. Nöbeti bize verdin. İsminin ve eserlerinin ebedî bekçileri biz olacağız. Bunu yedi yaşındaki çocukların önünde yetmişini aşan bir yürekle ben söylerim. Onlar da yetmiş yaşında yine böyle söyleyecekler, böyle yapacaklar. İşte ölüme karşı öcümüz, yarına karşı gücümüz ve sana karşı borcumuz bu.
Ey milletin önünde nura doğru koşarken nur olan Türk, ey Atatürk, toprağın nur olsun, nur içinde uyu, nur içinde yat.
—EFLATUN CEM GÜNEY-
Sancılı Günler
Ülkemiz, bugünlerde meçhul bir akıbetin sancıları ile kıvranıyor adeta.
Güneydoğu’da jandarma karakollarına roketatarlarla saldırı ya geçiliyor… Özel Harekât birliği uzun namlulu silahlarla kurşunlanıyor… Yollara mayın tuzakları döşeniyor… Bazı yerleşim merkezlerinde sudan bahanelerle halk devlete karşı ayaklandırılıyor... Emniyet güçleri taşa tutuluyor… Kadınlar ve çocuklar gösterilerde kalkan olarak kullanılıyor... Ülkenin çeşitli yerlerinde gece yarılarında onlarca araba kundaklanıyor...
Bu ve benzeri olaylar sürüp giderken DTP Genel Başkanı mikrofonu eline alıp “Bunlar halkımızın demokratik tepkileridir, anlayışla karşılamak gerekir.” diyebilme şirretliğini gösterebiliyor. Böylece bizler de bir zat-ı muhteremden(!) karakol basıp 17 vatan evladının kanını toprağa karmanın, ocakları söndürmenin, anaların gözyaşını akıtmanın, devlete karşı gelmenin, araba kundaklamanın vs. “demokratik tepki(!)” olduğunu öğrenmiş oluyoruz.
Hadise bunlarla da kalsa yine iyi… Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Alman dergisi Der Spiegel’e, “Çok sayıda Kürt, geçmişte kökeninden dolayı ayrımcılığa uğradı. Kürtçe konuşmalarına ve yazmalarına izin verilmedi.” gibi talihsiz bir beyanat vererek Avrupalı dostlarımıza(!) şirin gözükmek adına birilerinin-güya-demokratik tepkisini(!) meşrulaştırma gafletine düşüyor. Buna gaflet demekle yetinmek istiyorum; zira ihanet demeye dilim varmıyor, gönlüm razı olmuyor. Gerçi bu, Sayın Abdullah Gül’ün ilk hezeyanı değil. Daha önce de bu “gömlek değiştirenler”in benzer açıklamaları vardı. Ama ne yazık ki “Hafıza-yı beşer, nisyan ile malûldür.” Balık hafızalı bir cemiyet haline getirildiğimiz için dünü çok çabuk unutuyoruz.
Bugün, millî varlığımızı tehdit eden bu noktaya nerden ve nasıl geldiğimizi anlayabilmek ve yine bugün “sütten çıkmış ak kaşık” zannettiklerimizin ya da kendilerini bizlere böyle takdim etmeye çalışanların geçmişteki sivri ifadelerinden birkaçını hatırlatmak istiyorum.
-Sen, Türküm, doğruyum, çalışkanım dersen, Kürtler de Ben de Kürt’üm, ben daha doğruyum, daha çalışkanım, der.(Necmettin Erbakan)
-Bugüne kadar Türküm, doğruyum, çalışkanım dedik durduk. Türkiye’de başkaları yok mu? (R.Tayyip Erdoğan)
-Türkiye’de ırk ayrımına son vereceğiz.(R.Tayyip Erdoğan)
-Ne mutlu Türk’üm diyenlerin oyu % 2’dir. (R.Tayyip Erdoğan)
-TC, Kürtleri mecburî iskâna tabi tutarak, Kürtleri imha ederek, kendi ana dillerini konuşmalarını yasaklayarak PKK’nın doğmasını sağladı. Böylece Kürtler zulüm görmüş oldu. Bosna’da Müslümanlara zulmedenlerle Güneydoğu’da Kürtlere zulmedenler aynı zihniyetin mensuplarıdır.(Ömer Vehbi Hatipoğlu)
-Kur’an Kürdistan’ı da uyandıracaktır. (Ömer Vehbi Hatipoğlu)
-Cezayir’den beter olur inşallah. 5000 PKK’lı ile baş edemeyen devlet, 6 milyon İslamcıyla mı baş edecek? Kan akacak, fıstık gibi olacak...(Halil İbrahim Çelik)
Bu ifadeler, 90’lı yılların “Millî Görüş”çülerine ait. Bugün “Gömlek değiştirdik.” deseler de üzerlerindeki gömleklerinin yakalarında halen “Millî Görüş” etiketi aleni görünüyor. “Millî Görüş gömleğini çıkardık.” diyen bu ifadelerin sahipleri, “millî” tabirini kendilerine nasıl yakıştırıyorlarsa! Bu ifadelerin sahiplerinin “Türk milliyetçiliği” ile hiçbir alakası olamaz. “Millî Görüş” derken başka bir milliliği kastediyorlarsa o başka. Hülasa, arife tarif gerekmez hesabı, bu ifadeleri de yorumlama ihtiyacı duymuyorum. Çünkü ifadeler o kadar açık ki yanlış ya da farklı anlaşılmaları mümkün değil.
Ve yine bir zamanlar devrin başbakanı Sayın Mesut Yılmaz, kalktı “Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer.” dedi. Bütün bunlar, bugünlerimizi hazırlayan dünlerimizdir. İşte biz, bu dünlerden bugünlere geldik. Biz dünümüzü iyi bileceğiz ki yarınlarımıza güvenle bakabilelim. Ya da aynı düşünceyi tersten söyleyecek olursak; bugün içinde bulunduğumuz sıkıntıların temel sebebi, dünümüzü çabuk unutmamızdır.
Daha geçen gün başbakanımız Diyarbakır’a gidiyor; halkın kendisini büyük sevgi gösterileri ile karşılayacağını zannediyormuş olacak ki şehir merkezinde çöp dağlarıyla ve kepenkleri indirilmiş işyerleriyle karşılaşınca hayal kırıklığına uğruyor. Bana göre Sayın Başbakan, durumdan en son şikâyetçi olacak olandır. Kimi, kime şikâyet ediyoruz? Çünkü bugünlerin mimarı biraz da Sayın Başbakan’dır. Sayın R. Tayyip Erdoğan değil miydi Siirt’te yaptığı konuşmadan dolayı “etnik bölücülük” yaptığı gerekçesiyle mahkûm olan? Yine Sayın R. Tayyip Erdoğan değil miydi Diyarbakır’a gittiğinde “Kürt sorunu var.” diyen? Evet, o dedi, Kürtler de “Bak, Başbakan bile bize demokratik hak taleplerimiz konusu hak veriyor. Demek ki haklıyız.” diye can yakmaya, ortalığı yakıp yıkmaya başladılar.
Hülasa bugün bu yaşananlar, üç-beş tane oy uğruna ve siyasi ikbal için ülkenin millî menfaatlerini hiçe saymanın bedelidir. Ne yazık ki geri dönüşü olmayan bir süreç başlamış bulunmaktadır. Devleti, milleti ve ülkeyi yönetmeye talip olanlar “Dün dündür, bugün bugündür.” mantığı ile hareket etmemeli. Muhalefette iken takip edilen stratejiler sadece iktidar olmak için olmamalı. Oluşturulan stratejiler günübirlik olmamalı; ülkenin yarınları ve âli menfaatleri dikkate alınarak oluşturulmalı. Stratejiler; devletin bekasını, yüce Türk milletin şeref ve haysiyetini, toplumun huzurunu ve refahını hedef almalıdır.
Toprağa Kan, Yüreklere Od Düştü
Tarih; 03.10.2008, saat 13.00’te Hakkari-Şemdinli Aktütün Jandarma Karakolu’nda kızılca kıyamet koptu.
Toprağa kan, 70 milyonun yüreğine od düştü. Yürekler dağlandı, ağıtlar yakıldı, akan gözyaşları sel oldu.
Kuzey Irak sınırını geçen 350 kadar eşkıya köy halkı cuma namazındayken–gerçi cuma namazında olmasalardı ne değişirdi, onu da bilmiyoruz- köyün içinden geçerek Aktütün Jandarma Karakolu’na uçaksavar ve roketatarlarla saldırıya geçti. Sonuç… 15 şehit, 8’i ağır 20 yaralı, 2 kayıp; 23 leş… Bu, 1983’ten bu yana Aktütün Jandarma Karakolu’nun maruz kaldığı beşinci saldırı.
Bugüne kadar olduğu gibi bu her menfur olaydan sonra da bezer beyanatları duymaktan gına geldi artık.
-Lanetle kınıyoruz…
-Yapanların elleri kırılsın…
-Bu onların son çırpınışı…
-Örgüt, artık dağılma sürecine girdi…
-Şehitlerin kanı yerde kalmayacak…
-Öcünüzü alacağız…
-Bunun hesabını soracağız…
Ne yazık ki 25 yıldır ne akan kan durdu, ne kınamaların ardı geldi, ne de örgüt dağıldı. Çünkü benzer sebepler, benzer neticeleri doğurur. Bugüne kadar aldığımız tedbirler değişmedi. Yani tarih, hep tekerrür etti. Tedbirler değişmeyince duçar olduğumuz musibetler de devam edecek elbet. O zaman yapılması gereken yeni hal çareleri aramak. Hadiseyi iyi tahlil ve teşhis etmeliyiz ki isabetli çözüm yolları bulabilelim. Neticenin değişmemesi bu hususta strateji hatası yaptığımızı gösteriyor. O zaman taktik değiştirmek lazım değil mi?
Havsalamın almadığı durumlar ve cevabını bulamadığım sorularım var. Bunları sizlerle paylaşmak istiyorum.
-Hani şer örgütünün kapları “BBG” evi gibi gözleniyordu? Bu nasıl gözetleme ki-basına sızan bilgilere göre-bu hain saldırının planı, 26 Eylül'de Kandil Dağı'nda toplanan PKK'nın üst düzey yöneticilerinin katıldığı toplantıda yapılmış da bizim haberimiz olmamış.
-Hani Hava Kuvvetlerimiz aylardır defalarca sınırötesi sortiler gerçekleştirerek şer örgütünün kamplarını yerle bir etmişti? Peki, öyle ise bu eşkıya, uçaksavarları, roketatarları ve o kadar mühimmatı nereden buldu?
-Hani son teknolojik alet edevatla ve termal kameralarla sınırdaki en küçük hareketliliği bile tespit edebiliyorduk? Peki, o zaman 350 silahlı militanın güpegündüz sınırı geçtiğini nasıl fark edemedik?
-Hani ABD ile istihbarat paylaşımı yapıyorduk? Bu nasıl paylaşım ki müttefikimiz iş olup bittikten sonra pişkinlik gösterip “Üzgünüz…” beyanatıyla yetiniyor?
-Nasıl oldu ki AKP hakkında açılan “Kapatılma Davası” yıldırım hızı ile neticelendi de ondan daha önce açılan DTP davası halen daha devam etmekte? Hoş DTP’nin kapatılması da köklü bir çözüm değil. En azından DTP iktidar değil; muhalefet. İktidar partisinin içerisinde üç tane DTP olduğu söyleniyor. Yani TBMM’nde Aktütün Jandarma Karakolu’ndaki saldırı ve benzer saldırılardan sonra ellerini ovuşturan, içten içe kıs kıs gülen, alkış tutan, PKK sempatizanı bir legal parti ve 60 ya da 80 milletvekili mevcut.
Öyle zannediyorum ki bu ve buna benzer sorulara makul ve mantıklı cevaplar bulabilirsek meseleyi kökünden halletmiş olacağız.
Son menfur hadisede şehit olan Mehmetçiklere Allah’tan rahmet, gazilere acil şifalar ve geçmiş olsun diyorum. Yüce Türk milletinin başı sağ olsun. Rabbim Yüce Türk milletine bu acıyı unutturacak başka acı vermesin. Bu son olur inşallah.
Büyük üstat Ozan Arif’in yıllar önce, yaşanan benzer olaylardan sonra kaleme aldığı o güzel destanı maalesef güncelliğini yitirmedi; tek yitirseydi. Sanki bu gün için yazılmış. Boşuna dememişler, “Tarih tekerrürden ibarettir.” diye. Bu güzel destanı sizlerin paylaşımına sunarken bu destanın PKK’yı tavsiye etme konusunda bir yol haritası olabileceği düşüncemi de belirtmeden geçemeyeceğim.
YA BU KANI DURDURUN YA MİLLET DURDURACAK
Her taraf kan… kan… Her taraf şehit yası
Ya bir ana ya bir dul ya da yetim ağlaması
İşte bu Türkiye’nin bugünkü manzarası
Yetmez mi akan kanlar, yetmez mi sönen ocak?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Devletin kaderini elinde tutan beyler!
Şehitlerin ardından bol nutuk atan beyler!
Artık lafı bırakın yanıyor vatan, beyler!
Bu yangını, vahşeti kim sona erdirecek?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Boş lafa doyduk beyler! Soyunuz söndü mü hiç?
Hiç evlat verdiniz mi? Bağrınız yandı mı hiç?
Askerdeki oğlunuz tabutta döndü mü hiç?
Hiç acı çektiniz mi yürekler yardıracak?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Buna terör demeyin, diyene şaşıyoruz
Terör derken taa baştan hataya düşüyoruz
Ne terörü efendim, bir savaş yaşıyoruz
Savaş!.. Evet, savaş! Bu PKK bir oyuncak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Bu savaşı görmeyen gözleri suçluyoruz,
Eşkıya, terör gibi sözleri suçluyoruz,
Devleti değil, amma sizleri suçluyoruz
Sizsiniz toparlayıp, derleyip, derdirecek.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Asker, polis, özel tim görevini biliyor.
Görevini bilmeyen geriye kim kalıyor?
Siyasiler aksaklık bütün sizden geliyor.
Millet sizi takipte takibi sürdürecek.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Özel timden bahsettik gitmeyelim uzağa
Mesela Özel Timi kimler aldı kızağa*
Kim düşürdü devleti böyle adi tuzağa?
Şimdi çıkıp kim bunu hayra yorduracak?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Bu iş için yetişmiş Özel Timim duruyor
Durduranlar maaşla korucuyu arıyor
Devlet silah veriyor PKK’ya yarıyor
Bu kanlı maaş nasıl sona erecek?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Yahu! bu koruculuk sistemini kim kurdu?
Bu işi ülkücüler bedava yapıyordu
Biz yaparken 12 Eylülcüler kudurdu
Millet bunun hesabını soracak sorduracak?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Saysam şimdi bitmez ki yaptığınız gafları
PKK’ ya çok özel çıkartılan afları
Kiminizin ağzında federasyon lafları
Bu laflar başınıza çok çorap örecek
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
İşte böyle hepiniz ayrı telden çalarsa
Polisin tuttuğunu mahkemeler salarsa
Mahkûm ceza evini tünel açıp delerse,
Bu yarayı başka kim saracak, sardıracak?
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Demokratik çözümmüş, CMUK’mus, falan, filan…
Demokratik yollarla savaş mı olur ulan?..
Artik lafı bırakın plan yapılmış, plan.
El âlem yurdumuza başka yurt kurduracak.
Ya bu kani durdurun, ya millet durduracak.
İki yol var efendim. İki yol tartılmalı.
Ya verip kurtulmalı, ya vurup kurtulmalı.
Hiç vatan verilir mi? Bu vatan Türk’ün malı.
O zaman tek yol kaldı: Hasmı olan vuracak.
Ya bu kani durdurun, ya millet durduracak.
Ne zaman ki kararlı, kesin bir yol izlenir
Tespit sağlam yapılır, yapılan da gizlenir
Çok sürmez bu çakallar bir ayda temizlenir
Ah, ulan ah! Sizdeki fırsat bizde olacak...
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Ne yapıyor bu itler? Sınırı geçiyorlar,
Askerin yeri belli; vuruyor, kaçıyorlar,
Girdikleri bir in var; göğe mi uçuyorlar?
Bulunmalı bunlara açılan kahpe kucak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Kapatın o bölgeyi Allah kulu girmesin.
Ne yerli ne yabancı basın yayın görmesin.
Dizi gibi her akşam televizyon vermesin.
Gayet sessiz, sedasız, kazınsın köşe bucak.
Ya bu kani durdurun, ya millet durduracak.
Aynı dilden konuşun PKK kalleşine,
Dağların zirvesinde tankın, topun işi ne?
Özel Tim ve komando takılsın bak peşine,
Ondan sonra görelim kim kimi kırdıracak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Ama bati bozarmış ağzınızın tadını,
Bozmuş zaten bırakın şu batının adını,
Yahu vatan gidiyor batının avradını,
Batı elbet ipe un serecek, serdirecek.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Amerika, Avrupa körüklüyor bak işte,
İran, Irak, Suriye hepsi aynı bok işte,
Müslüman Türk’ün dostu yok gardaşım, yok işte!
Düşmanın vazifesi kıracak, kırdıracak,
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Haydi, bunlar dışardan, bir de bunun içi var.
Sayın bakın, mecliste PKK’nın kaçı var.
Biri kancık, bildiğim en az yirmi piçi var.
Çıldıracak gibiyim vallahi çıldıracak!
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Hele bir vekil var ki; devlet maaş veriyor,
Gardaşı da dağlarda Türk askeri vuruyor.
Vekilimiz olan da zevkten bıyık buruyor.
Bu kafada gidersek daha çok vurduracak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Meclis Türk’ün girmişler, Türk’ü de kovuyorlar,
Ne biz Türk’üz diyorlar, ne Türk’ü seviyorlar,
Milletin meclisinden, millete sövüyorlar,
Bu meclis bu itleri, ne kadar ürdürecek
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak
Dikkat edin milletin ayranı kabarmasın,
Temennimiz netice şu noktaya varmasın;
Kehanete lüzum yok eğer bu kan durmasın,
Bu defteri bu millet kendisi dürdürecek.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Türk milleti bu işe el korsa arkadaşlar,
Ne Tendürek Dağı’ndan ne de Cudi’den başlar,
Millet önce meclisi, önce sizleri haşlar.
Tutumunuz bu işi kötüye vardıracak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Kürdü. Lazi, Çerkezi, bir ağacın dalları,
Bu ağacın adı Türk, daha çoktur kolları.
Ağaca balta vuran Ermeni’nin dölleri.
Kürt, ARIF’in gardaşı, bu gardaşlık duracak.
Ya bu kanı durdurun, ya millet durduracak.
Yorumlar (0 Gönderilenler):
Yorum Gönder