KLAVYE TÜRKÇESİ
Cahit Can
Klavye Türkçesi
‘’Kalemi elime aldığım günden beri Türkçenin müdafaası için yazdığım satırları birbirine eklesem, İstanbul-Ankara şimendifer hattından daha uzun olurdu.’’-Peyami SAFA-
İnsanoğlu, dünden bugüne, hayatı daha kolay yaşanılır hale getirebilmek için, hayatın her alanında çeşit çeşit icatlar yapmış ya da yapılan icatları geliştiren değişikliklere imza atmıştır. Ne var ki dünden bugüne-her ne hikmetse-her icat ya da değişiklik biz insanları biraz daha tembelleştirmiş. Yani her icat, bir nimet olarak hayatımıza girerken aynı zamanda bazı külfetleri de beraberinde getirmiştir.
Mesela; matbaanın olmadığı devirlerde kitaplar, elle hatta kalem de olmadığı için divitle yazılıyor ve çoğaltılıyordu. Yani yazar, müsvetteleri kâtiplere veriyordu, onlar da eserin her nüshasını elle yazıyorlardı. Düşünebiliyor musunuz, kâtip diviti, okkadaki mürekkebe daldırıyor, divit fazla mürekkep almışsa, diviti okkanın kenarına dokundurarak o fazlalığı okkaya bırakıyor, sonra da bir seferlik daldırma ile ancak bir-iki hece yazabiliyor. Üstelik hata yapma şansı da yok. Çünkü yazılanı silmek ayrı bir külfet. Ve bu şekilde üşenmeden, büyük bir sabır örneği de göstererek, ifade ve yazım kaidelerinden asla taviz vermeden ciltler dolusu eser yazılıyor.
Sonra kalem ve silgi icat edildi, yazma biraz daha kolaylaştı. Arkasından aynı anda birkaç nüshayı yazabilme özelliğine sahip daktilonun icadı ile yazma ve çoğaltma işi daha da kolay hale geldi. Ve derken-en azından günümüz için-insanoğlunun harika icadı bilgisayar, hayatımıza girdi. Artık ne divite, ne okkaya, ne mürekkebe ne de kaleme ve silgiye ihtiyaç var. Şimdi yazmak, su içmekten de kolay. Geçince klavyenin başına, oluyorsun yazar(!) Üstelik internetin, yazdıklarımızı dünyanın dört bir yanına ulaştırma kolaylığı sağlaması da işin cabası…
Bunlar bilgisayarın nimetleri… Gelelim külfetlerine… Dedim ya, hayatımızı kolaylaştıran her icat ya da değişiklik bizi biraz daha tembelleştiriyor. Bunun en çarpıcı ve en bol örneklerini de ne yazık ki yazı hayatımızda görüyoruz. Divitle yazan, o yazma zorluğuna rağmen;
-Selamünaleyküm…
-Aleykümselâm…
-Ne haber?
-iyiyim…
-Tamam…
-Değil…
-Kendine iyi bak…
Diye yazıyor da biz bu kelimeleri, MSN görüşmelerinde;
-Sa…
-As…
-Nbr?
-İim…
-Hmmm…
-Deil…
-Kib…
Diye ya da web sayfalarındaki yazılarda;
“Erzurum'un ayazına, Erzurum'un manevi havasına, Erzurum insanına hayranım.” diyor dudaklarından başka sözler dökülmüyordu Serkan Hoca’mın pederin dudaklarından.
Erzurum’u anıyor oradaki herkesi bir daha şaşırtıyordu.
Söze; “Bizim şehirde yapılanlar…” diye başlayınca bir anda donuyor, İskenderun’u anlatmasını bekliyordum.
Seni tanıma fırsatını Rabbim bana verdiği için Serkan Hocam, kendimi şanslı insanlardan sayıyor, iyi ki dosttum olmuşsun kardeşim.
Diye yazacağımıza (ifade hataları bir yana)
Erzurum'un ayazına, Erzurum'un manevi havasına, Erzurum insanına hayranım diyor dudaklarından başka sözler çıkmıyordu Serkam Hocamın pederin dudaklarından.
Erzurumu alıyor orada ki herkesi bir daha şaşırtıyordu.
Söze bizim şehirde yapılanlar diye başlayınca bir anda donuyor,iskenderunu anlatmasını bekliyordum.
Seni tanıma fırsatını rabbim bana verdiği için Serkan Hocam kendimi şanslı insanlardan sayıyor, İyiki dosttum olmuşsun kardeşim.
Diye yazıyorsak veyahut web sayfalarındaki yazıların altına eklediğimiz yorumlarda;
Sayın büyüğüm Fatih ağabey, peki, bu Fransız İhtilalı’nın ardından ortaya çıkan milliyetçilik akımı, yaşadığımız son 5-10 yıl belki biraz daha uzun zaman aralığında gelişmiş ülkelerde ortadan kalkmış, gelişmekte olan ülkelerde ise tam tersine iyice artmıştır. Bir örnek verecek olursam; aynı tren ile Fransa, İtalya, Almanya ve çevredeki birkaç ülke daha gezilebilirken (Buradaki maksat bizim gibi pasaport işlemleri olmaksızın ve bir çeşit beyanat halini alan artık sınırlarımızı kaldırdık. Gerçek anlamda da tel örgü ve duvarların kaldırılması şeklinde)”Bizim sınırımız sadece dünya.” demeleri gibi Türkçe okunuşu ile Şengen ülkesi, ülkemiz ve ülkemizin hâkim bölgesinde milliyetçilik fırtınaları koparılmakta ki büyük ölçüde zarar görmekteyiz. Bu durum hakkında düşüncelerinizi de öğrenebilir miyim?
Yazacağımıza (gerçi böyle de yazsa ifade, anlaşılamayacak kadar karmaşık ya…)
sayın büyüğüm fatih abi; peki bu fransız ihtilalinin ardından ortya çıkan miliiyetçilik akımı yaşadığımız son 5-10 yıl belki biraz daha uzun zaman aralığında gelişmiş ülkelerde ortadan kalkmış gelişmekte olan ülkelerde ise tam tersine iyice yoğunlaşmıştır. bir örnek verecek olursam aynı tren ile fransa italya almanya ve çevre bir kaç ülke daha gezilebilirken ( burdaki maksat bizim gibi pasaport işlemleri olmaksızın ve bir çeşit beyanat halini alan artık sınırlarımızı kaldırdık ( gerçek anlamda da tel örgü ve durvarların kalırılması şeklinde) bizim sınırımız sadece dünya demeleri gibi ) ( türkçe okunuşu ile şengen ülkesi) ülkemiz ve ülkemizin hakim bölgesinde milliyetçilik fırtınaları koparılmakta ki büyük ölçüde zarar görmekteyiz. budurum hakkında düşüncelerinizi de öğrenebilirmiyim...
Böyle yazıyorsak bunun adı tembellik değil de nedir? Bunun adı Türkçemize saygısızlık değil midir? Araba kullanmayı bilmeyen birinin, kalabalık şehir trafiğinde araba kullanmaya kalması ne kadar büyük kabahat ve affedilmez, hoş görülmez bir kusursa; ifade ehliyeti olmayanın da, ifade kurallarını öğrenmeden yazı trafiğine çıkması en az onun kadar büyük bir hatadır. Üstelik bu yanlışımıza da sudan mazeretlerimiz hemen hazır… Neymiş efendim?
-Klavyem İngilizce…
-Ben içimden geldiği gibi yazan birisiyim…
-Aceleye geldi, düzeltme fırsatım olmadı…
-Hatalar, ekranda kolay fark edilmiyor…
-Çok meşgul biriyim, uzun uzun yazmaya zamanım yok…
-Benim tarzım bu…
Evet, bu mazeretler uzar da gider… Bu ve buna göre mazeretler ne kadar çok olursa olsun ve sahipleri de kendilerini ne kadar haklı zannederlerse zannetsinler, bütün bu mazeretleri alt alta yazıp topladığımız zaman şu sonuç çıkıyor:
-Güzel ifade etmenin bir meziyet olduğunun farkında olmadığımız için, evine misafir davet edip misafirine izzet ve ikramda itina göstermeyen ev sahibi gibi davranıyoruz.
-Okumuyoruz. Bırak başkasının yazdıklarını, kendi yazdıklarımızı bile okuma zahmetine katlanmıyoruz. Hiç değilse kendi yazdıklarımızı bir ya da birkaç sefer okusak, mutlaka hatalarımızı görüp düzeltebileceğiz.
-Güzel ifadede bulunması gereken temel vasıfları ve imla-noktalama kurallarını bilmediğimiz gibi araştırıp öğrenme gereği de duymadan yazmaya başlıyoruz. Hâlbuki önce “okur” olunur, sonra da ‘’yazar’’… ‘’Bir kitap yazabilmek için, bir kütüphane dolusu kitap okumak gerekir.’’ sözünün ne anlama geldiğini düşünmeden, okumadan yazmaya yelteniyoruz.
-Eleştirilmeye tahammülümüz yok. Hatalarımızı birisinin söylemesinden rahatsız oluyoruz. Hâlbuki hatalarımızı görüp ya da gösterildiğinde düzeltmemiz gerekirken biz hatalarımızdan korkuyoruz. Bu yönümüz bilindiği için, bizim yazdıklarımızı okuyanlar da yazımızın altına ekledikleri yorumlarda genellikle şu kalıplaşmış malayani ifadeleri kullanıyorlar:
-Tebrik ederim, harika…
-Yüreğine sağlık…
-Güzel bir yorum…
-İyi ki varsın…
-Kalemin var olsun…
-Sen yazmaya devam et…
Ve karşılıklı olarak, bir kandırmacadır, aldatmacadır gidiyor… Ama olan millet binamızın tuğlalarını bir birine bağlama görevini üstlenmiş olan ana dilimiz Türkçemize oluyor. Bizim yüzümüzden güzel Türkçemiz her geçen gün biraz daha kan kaybediyor. Daha birkaç asır önce, Türkçemiz, 1.000.000 kelimelik hazinesi ile dünya dillerinin ifade kudreti en yüksek olanı iken bugün sayemizde(!) hilkat garibesi ucube bir dil haline geldi. Hâlbuki fertlerin müreffeh bir hayat sürebilmesi millet olmaya, milletlerin ise millî ve ortak manevî değerlere azami ihtiyacı vardır. Bu millî değerlerin en âlâsı, en olmazsa olmazı da o milletin ana dilidir. Dil, bir milletin ses bayrağıdır. Bir milletin mensupları ana dillerini kullanırken gereken hassasiyeti gösterip dillerini geliştirmek ve zenginleştirmek için gayret sarf etmiyorlarsa; milletin ana dili yozlaşmışsa, ifade kudretini yitirmişse, başka dillerin saldırısına uğramışsa, o milletin istikbali tehlikededir. İnternet ortamlarındaki yazışmalara bu gözle baktığımızda geleceğimizden endişe etmemek mümkün değil. Bu yüzden yüce Türk milletinin bir ferdi olarak, bir Türkçe sevdalısı olarak içim kan ağlıyor.
Lütfen, ‘’Herkes kapısının önünü süpürürse, bir mahalle temiz olur.’’ düsturundan hareketle, klavyenin başına geçen herkes, Türkçeyi kullanırken daha dikkatli ve itinalı davransın. Şunu unutmayalım ki Türkçeye ne kadar değer veriyorsak, onu kullanırken ona ne kadar saygılı davranıyorsak o kadar Türk’üz.
Gelin dostlar, Türkçeyi vakarına, ihtişamına, letafetine, zarafetine uygun kullanma hususunda bir yerlerden başlayalım. Gelin, nasıl ki Atatürk İstiklal Harbini Erzurum’dan başlattıysa, biz de Türkçemizin İstiklal Harbini yine bu şehirden, Erzurum’dan başlatalım ve bu anlayışın, buradan bütün yurt sathına hatta dünyaya yayılmasında bayraktarlık yapalım.
‘’Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessesedir. Türk Dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil; şuurla işlensin.’’-Mustafa Kemal Atatürk-



del.icio.us
Digg
Yorumlar (0 Gönderilenler):
Yorum Gönder